TAŞINMAZ YÜREĞİN AŞKTIR GAYRİMENKULÜ...


     Kırılmaya yüz tutmuş kelimelerin isyanından başlıyorum kendimi aynaların pullu sırrından dökmeye. Eski bir hezimetin an be an çoğalan esmerliğinde  sızlıyor yalnızlık denilen işgüzâr oyun. Sök beni yaranın tınlayıp durduğu beyaz kâğıt hiçliğinin satır önlerinden, gör nasıl hıçkırıp delirecek şair o zaman. Nedeni bana kalan susuşun namsızlığı içimizi kötüye çıkaran.  Ey dağ çiçeğim...

 

Uyu ve rüyama kahırlansın hasır altı edilen gözyaşımın tuzu. Ömrümden uzun acılarım var. Sen uyurken hiç ağladın mı? Kendine kör kalmayan aynalarım kırıldı, döküldü sırrımın sahtiyanı yüzümden. Sınanmamış hayatın denenmemiş intiharlarıydı solukladığım. Ruhumun tanrıçası yalnızlık ısıttı bileklerimi kasım akşamlarında. Yusuf gömleğini yırtsın şimdi Züleyha diye… Dursun ve derin derin boğulsun aşk kendinde. Al cismimi aşka çarp, nasıl olsa tarumar kıyametlerin mecazında sere serpe yokluğa uzanan benim. Acı yalnızlığın gıyabında yaşanır mı? Aşk senden bir alıntıdır künyemde ve hangi anlamı yüklerlerse yüklesinler senden başka anlamı yok aşkın.

Bin beterim hezeyanın haykırışından da, sükûtum darp izi taşıyor anlık yakarışlara. Zamanın serseriliğinden an kaybına uğruyor nifak düşlü cinnetlerim. Ham vakitlerin güç yetmezliğinde barınırken alın çizgilerimi silen sızı, öfkeye delâlet ıslıkları boğumluyorum gırtlağımda. Kandil ışığında seyrediyorum yüzüme bulaşan karanlığı. Kırk beşlik ampullerin tafrası yetmiyor gözyaşımı sarmalayan ah’ı aydınlatmaya. İfademi alıyor kayda geçilmemiş hikâyenin geçmiş zaman suretli celladı. Tenimde kalıyor kanımın içime akmamışlığı. Ey  dağ çiçeğim!

 

Giderek sıklaşan bir acı tutunuyor diz kapaklarıma. Nefesime karışıyor iç kanamalı nikotin efkârı. Kırık bir mihraptayım şimdi. Oturup seyrediyorum kallavi hüzünle dağılan kalbimi. Ebkem kasırgaların yanağında dövünen yağmurların gölgesinde mahmurluğuna sesleniyorum sesimin. Açılmıyor feryadımın suskunluğu. Irak ülkesinin umutlarına, ırak düşen çocuklarına benziyor sana ırak’lığım. Gittiğim her sen Felluce, döndüğüm her ben Bağdat. Yıkılırken tapınak sütunları yeryüzünün üstüne bir elem dolaşıyor dilime: Saten bir tendir ölüm doğarken giydiğimiz.

 

Gecenin şafağında aşk üstü yakalanırken kalbim, nur olup iniyorsun benzimin senliliğine. Saçların karda yıkanırken soğuk ülkelerin ayazına yaslıyorsun ömrünü. Kibrit kutularına yığılan bungunsuz yangınların islenişini çekiyorum ciğerlerime. Sana şiir olmak için katlediyorum bütün şairlerin şah damar şiirlerini. Ne çok aynısın yüzümle. Bakma bana öyle ela gözlüm! Çünkü üstü hep bende kalıyor zifiri hayallere müptela gidişlerin. Dar zamanlara rastlasa’da aşkın hayattan arta kalan anları, oyala gözlerini ne olur. Bir yanı doludizgin yaşamaksa da diğer yanı ertelenemez sondur gözlerine bakmanın...


Fikr-i delilikle yıkarken tuvâllere resmedilemeyen ürpertimi, toplu katliam merasimlerimde  buluyorum can sürgünü bedenimi. Melekler solumdan atlıyor uçurumlara, tamamlamak için yokluğunun eksik harflerini. Iska geçebilseydi rüzgârım saçlarını belki intiharı fermanlardım benliğime. Belki çığlığımı düğümlerdim kirpiğinin en avuntusuz yerine. Bir masal bulup kaçabilir miyim kendimden sen uzağına? Aşkın çıplaklığına kaç yalan sığdırılabilir ki? Şımarık mevsimlerde biteviye kavrulsa da hicranım bendesiyim güle vuran sevdanın. Göğsüme dağ gibi yuvarlansa da fırtınalar aşkının ölmezi benim...

 

Bir deniz kadar ıssız ve ıslak gözlerim. Çoğul yangınlardan geldim, düşlerim yanık. Su içsem harlanır her yanı ceylanın. Değsem ıhlamur yaprağına, düşer bütün baharlar bahtımdan. Silinirim uzak ara benden sıyrılan yüreğimin kamburundan. İzafiyette kavrulan her mevsim kendi sınırından çatlar, rüzgâr bir kurşunluk gövde durur kendine. Şen şakrak avunur nehirler; sahi ömrünün en dalgın an’ında zifiri aşk şiirlerde kaybolan hüzün kimin? Kabil’in damarlarından emdim zehri. Habil yok sayıldı kavim tutanaklarında. İnsandım ilk hâlim kadar. Ben sende kimliğimi kaybettim. Oysa seni en iyi yokluğun anlatıyor o som sessizlikte Dağ çiçeğim...

 

Terlemiş bir uğultu saplanıyor kulağımın örsüne. Çaresiz sesler doluyor zamanın kendini kovaladığı düşlerime. Hazirandan kalma ıssız günlerin alacalığını biriktiriyorum kısır hayatın güncesinden. Suskun bir kavga oluyor güncem. Nasır bağlıyor talihe zift çeken karakışlar. Yansız kalıyorum yanıma. Ah’ın törpülüyor ömrümün kızıla çalan harflerini. Gemiler gelip geçiyor da seferi bitmiş kalabalığımdan, yalnızlığından vuruluyor ‘hoşça kalma’lar. Aramızda ağlanacak ne kaldıysa sende dursun. Ezberimde tutuşan bizsizlik yeter bana...


Mahrem kaygıların cenderesinde sesimi yutuyorum. Kaybettikçe feryadımın rengini, yol boyu savrulan gidişlerine sunuluyorum, yeniden yansın diye ellerim.

Ey sevdiğim! Aynalardaki seni kıracak kadar ölesim var ölesim… Kaldığın ayrılığa ve daldığın yaraya gömülesim var gömülesim…

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !