YÜREĞİM SENSİZ HUDUTLARDA...



















Ilık sular süzülürken bedenimden gözpınarlarımdan süzülenlerle daha çok ıslandı tenim. Sendin gözlerimden akan, içim katılmıştı ağlamaktan.  Yitirmenin ve yitirilmenin ne olduğunu öğrenmiştim eş zamanlı... Suyun beni o her zaman rahatlatan dost sesi, teskin edici teması da yetmedi gecemin karanlığına bir ayışığı katmaya... Gitmiştin, kendini alıp yanına...

 
Bıraksalar da bir dönebilsem siyah beyaz olan, o mazideki  günlere. Seni gördüğümde kuş kanadı gibi olmuştu ya yüreğim , utanıp sesli düşüncemden “işte bu evleneceğim adam” diyişim geliyorda aklıma, yetmiyor en mutlu olduğum sanılan zamanlarda.

Saçlarım beyazladı mesela, hala uzunlar ama yarısını döktüm senden uzaklaşan yolda. Ve hala tahmin bile edemeyeceğin kadar inatçıyım dünyaya. Ve senden sonra daha bir kızgınım dökülen yapraklara. Ve senden sonra. Hala burkuyor içimi biliyor musun şu yağmur. Belki de eski benden tek kalan duygusal miras bu, yağmurun anlamsız ve yıpratıcı etkisi. Hala var yani içimde, bir parça dahi olsa romantizm. Bakma! Artık yapmıyorsam o küçük, mum ışığı muhabbetlerini, çalmıyorsam kalbimle sazımı, senden sonrayı yaşadığım içindir.

 

Yağmurlar sensiz hazan yaprakları gibi düşer yollarıma, ve herşey seni hatırlatır, bir acı hatıra senden. Kalbimin en olunmaz yaraları deşilir; sen aklıma düşünce. Ve seninle  aldığım  o nefesler. Dilimin ucunda gidişinin hüzünlü türküsü, gözlerimdeyse bitmeyen, bitiremediğim, bitiremediğin aşkın yarım kalmış öyküsü... Derin bir çizikle kanayan çocuk yanım, bir yerlerde buz gibi donmuş kadın yanım ve geleceğe dair düşlerle geçmişin kaosunda boğulan kaderci bir  kadın. Hepsini harmanladım gidişinde,


Veda etmedin bana, kendini alıp gidiyordun! Kendini; bir beden ve bir ruhu koyup bir gemiye açılıyordun engin denizlere... Sen sadece kendini götürdüğünü zannederken aşkımın sınırlarından, benim aşkımı, aşka olan inancımı, dünümü ve yarınımı da yüklenmiştin omuzlarına. Nasıl çırpındım anlatabilmek için sana. Ama kelimelerin yetersiz kaldığı, bildik herşeyin anlamsızlık çarkında kaybolduğu bir hava boşluğundaydık. Gözünün yaşını görmedim izin vermedin buna... Ama ağlayan, hıçkıran, “seni seviyorum” diye defalarca haykıran çığlığı silinmedi  kulaklarımdan. İnsan herkesten hatta herşeyden kaçabilir. Ama kendinden? Kaçamadın kendinden tıpkı kaçamadığım gibi kendimden... 

Boyun eğmişliğimin sessiz nidalarıyla, isyanlarım kor alevdi. Razıydın, biliyordum. Oysa ben çocuktum o veda gününde... Elinden en sevdiği, yerine başka hiçbir  şeyi  koyamadığı, küçük bir kız çocuğuydum. Gecenin kara kabuslarında avunabileceğim sığınabileceği limanım yoktu.


Güneşin altın tepsi silueti çok kez düştü denizin mavi dalgalarına gidişinden sonra... Yakamozlar kucakladı sahil boyunda denize değen ayaklarımı defalarca... Azalır mı diye bekledim yüreğimde gidişinin sızısı. Katmerlendi aşkım günden güne, mayalandı sensizlik, sensiz gecelerde. Aşkının haykıran çığlıkları hiç eksilmedi hayatımdan.

 

Sensiz hudutlarda yaşayan bir kadın tanıyorum ama içi senle dopdolu. Ve bir adam tanıyorum kadının olmadığı bir mekana teslim olan. Aşkın adı, aşkın tadı hiç eksilmedi uzayan kısalan ama hep varolan günlerin ve gecelerin akıp giden ritminde... Tek bir ruh ikiye bölündü iki ayrı bedende... Sen ve ben... İçiçe, çözülmemecesine...

 

Yıldızları topladığın gözlerim yağmur ormanlarına ev sahibi şimdi. İmzamı bırakırken yüreğinin en derin yerinde, kırdım ben kalemimi sensizliğe mahkum edip kendimi, kendi ellerimle. Unutamadığın gibi unutamadım ben de…Yüreğim şimdi sensiz hutudlarda, bir kaçak bir firari gibi..

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !